“KING IN THE NORTH” A.K.A. #NORDKAPP Türkiye’den Nordkapp’a 6 hafta ve 14.000 km’lik bir motorsiklet yolculuğu hikayesi

Kategori: Nordkapp

29 Haziran (Geirangerfjörd)

Pek de dinlenemediğim bir gecenin sonunda uzun bir sürüş beni bekliyordu. 1 Temmuz sabahı eşimi Trondheim havalimanında karşılamam gerekiyordu ve önümde 1.000 km’den fazla yol vardı.

Geirangerfjörd’e kadar çıkmaya, ertesi gün de Trondheim’e geçmeye karar verdim. Hazırlanıp yorgun bir halde yola çıktım. Bergen’e girip sahilden devam etmek yerine dağlara doğru sürdüm.

IMG_1516

Biraz iç ve yüksek kesimlere geçmeden hemen önce Bergen’in paralelinde kalan Folgefonna parkının karşısında kalan fyordun tam ortasında ufak bir mola yeri buldum kendime. Durduğumda in-cin top oynuyordu. Yola çıktığımdan beri su alabileceğim bir yer bulamadığım, gece de kaldığım yerde gözüme temiz su kestiremeyip yanıma su almadığım için inanılmaz susamış ve üşümüştüm. Her dinlenme alanında ufak tuvalet ve çeşmeler oluyor. Ocağımı hazırladım ve hem içecek su hem de kahve için çeşmeden su almaya gittim. Üstünde dana gibi içilmez işareti vardı.

Önümde binlerce kilometre varken motoru bozasım da yoktu.

Haritayı açıp yolun kalanına baktım, baya bir süre de bir köy bile yok gibi. Aklıma suyu toprakla arıtmak gibi, fii tarihinde discovery’de izlediğim ancak şimdi düşündüğümde inanılmaz saçma olan bir fikir geldi.

Fyordun su kenarına indim ve ayak basılmamış bir yerden biraz toprak aldım. Tabak-tencere kurulamak çin yanımda taşıdığım bezi dörde katlayıp ortasına toprağı koydum. Kokusunu alır diye kömür aradım biraz ama malum medeniyette kimse bizdeki gibi kendini mangala vermiyor, bulamadım. İçilmez yazan çeşmeden suyu doldurup hazırladığım süper dandik filtreden geçirdim suyu. Yavaş yavaş, süzülmesini izledim. Bir yandan ulan ölür müyüm acaba, neyin suyu lan bu diye düşünerek suyu kaynattım. Beş dakika kadar sonra artık varsa mikrop neyin ölmüştür kararına varıp ateşin üzerinden aldım ve bir kısmını termosa doldurup bir kısmını da soğusun diye kenardaki taşlardan birinin üstüne bıraktım. İçi çamurdan hallice olmuş süper dandik filtre bezimi yıkadım. Kahvemi hazırladım, bir güzel içtim. Ölmedim. Motoru da bozmadım. Demek ki başarmışım.

Norveç gibi medeniyetin zirvesinde bir yerde bile hayatı neden topraklı su filtresi seviyesinde yaşadığımı sorgularken arkasında iki bisiklet bağlı bir araba geldi dinlenme yerine. Polonya plakalı arabadan 30’lu yaşlarda bir çift indi. Çiftin erkeği biraz ortalıkta dolandıktan sonra motora bakmak için yanıma geldi. Türkiye’den geldiğimi duyunca çok şaşırdı. Nerelere gittiğimi sordu, biraz sohbet ettik. Eşi pek ingilizce bilmediği için adam ara ara arabanın yanında bekleyen eşine bağırarak bir şeyler söylüyordu, eşi de bana bağırarak “very good” gibi şeyler diyordu. Dönüşte Varşova’ya uğramayı istediğimi söyledim, adam da orada yaşadığı söyledi. Bir meydanı var, git gör mutlaka dedi. Aklıma not etmeye çalıştım, ama unutmuşum. Bir süre konuştuktan sonra beni kahvemle baş başa bıraktı adam. Gittim kenara ayırdığım suya baktım, pek soğumamıştı. Adama sıcak suyumun ve kahvemin olduğunu, bardakları varsa kahve verebileceğimi söyledim. (bknz: temizliğinden emin olmadığın su ile elalemi zehirlenme riskine nasıl atarsın?) Teşekkür ettiler ve istemediklerini söylediler. (uyanıklar) Bir süre sonra adam arabasının arkasından eline bir şey aldı ve arkasında saklayarak yanıma geldi. Aha dedim kendime, gitti böbrekler. Ya rabbim demek ki bahtımızda böbrekleri Norveç’te bir Polonyalı organ mafyasına kaptırmak varmış derken, adam içki içip içmediğimi sordu. Böbreği temiz istiyor herhalde diye düşünüp yolda olduğum için içmediğimi söyledim.

Yola içmediğinizi tahmin ettim, genel olarak içiyor musunuz diye sormuştum.

(Böbrekler ile birlikte uzun dönem alkol kullanım testi amaçlı bu soruya verdiğim cevapla karaciğerin de bir kısmını riske attığını düşünerek) evet, içiyorum.

Polonya’da bizim çok sevdiğimiz bir bira vardır Zywiec diye. Yanıma fazladan bir kutu almıştım. Bu akşam vardığınız yerde yorgunluğunuzu atmak için içersiniz diye düşündüm. Ben de motor kullanıyorum ve geçtiğimiz sene arkadaşlarımla bir Almanya turu yaptık. Gerçekten yaptığınız şeye hayranım, sizi tebrik etmek ve bu birayı size ikram etmek istedim.

Ee uuu teşekkürler.

Hakikaten inanılmaz şaşırdım. Birayı japonların kartvizit verdiği gibi iki eliyle takdim etti adam bana. Öyle şaşırmıştım ki, adamlar gittikten 5 dakika kadar sonra fotoğraf çekmek geldi aklıma, haliyle biraz geç kalmıştım.

İsmini bile bilmediğim bu Polonyalı çift içimi hiç bir kahvenin ısıtamayacağı kadar çok ısıtmıştı. Birayı eşimle içmek için 3 gün çantamda gezdirdim.

IMG_1547

Kafamda yaşadıklarımın inanılmaz hisleri ile yola devam ettim. Deniz seviyesinden yukarı tırmanıp dağları geçerken önce yağmur, sonra sulu kar, ardından da hava 0 *C’yi bulunca baya baya kar yağmaya başladı. Sanırım ilk kez, ne yapıyorum ben burada diye kendime o an sordum. Ekipmanım ne kadar iyi olursa olsun hava soğuktu. Hem de çok soğuktu. “Haziranın sonundayız bu ne yahu” diyerek buz tutmuş bir gölün yanında, adam boyu buz kütlelerin yanında bir kahve için durdum. Durur durmaz da vazgeçip geri bindim motora. Dışarıda duran saatim -2 *C’yi gösteriyordu. Elcik ısıtmaları sonuna kadar açıp yoluma devam ettim.

Dağları bitirip Geiranger’e muhteşem virajlardan inerek girdim ve aşırı turistik hale gelmiş olan merkezde kalamayacağıma karar verdim. Fyord’un 2 km kadar ilerisinde Homlong isimli ufak bir kasabada http://www.homlong-camping.com  diye bir yer buldum. Motoru içeri soktuğumda pek gözüm tutmamıştı, yine de gecelik 20€ olduğunu bildiğim bu yere bir şans vermek istedim.

IMG_1551

Motoru park ettim ve sahibini aramaya başladım. Kabinlerin olduğu sahil kısmına biraz yukarıdan bakan bir tepenin üzerindeki bir karavandan, en az 2 metre boyunda, biraz zihinsel engelli gibi görünen biri çıkıp yanıma geldi. Zerre ingilizcesi yok. Hatta bence pek Norveççesi de yoktu. El hareketleri ve paraları göstererek derdimi anlattım. Adam da yine el hareketleri ile kabinimi gösterdi, duş ve tuvaletleri anlattı.

Gece bir önceki gün aldığım ton balığı ile sandviç yaptım ve Fyord’un su kıyısına gerçekten de 5 adım mesafede olan kabinin balkonunda oturup, gecenin 1’ine kadar manzarayı izledim. Uyuyakaldığımda saat kaçtı bilmiyorum ama uyandığımda saat 3 gibiydi, ve hava pek de karanlık değildi. Çok üşümüş bir halde kabine girdim, uyku tulumum içine girip günün olayları kafamda dönerken uykuya daldım.

Günün GPS İzi:http://www.wikiloc.com/wikiloc/view.do?id=14053001

30 Haziran (Trondheim)

Sabah korkunç bir gemi düdüğü ile uyandım. Uyanmaktan çok zıpladım hatta. Pencereden dışarıya baktığımda, dev bir cruise gemisi Geiranger’e yanaşıyordu. Kaldığım süper iptidai kabini toparladım, temizledim, eşyalarımı hazırladım. Dün gece yıkadığım çamaşırlarım halen kurumamıştı, nemli halde torbalara koyup çantama attım. Kendime bir kahve yaptım ve yola çıkmadan fyordun üstüne tırmanmaya başlayan güneşi izledim.

Biraz oyalandım haliyle, ikinci kahveyi bitirince yola çıkmam gerektiğine karar verdim. Geiranger’in kuzey yakasına doğru dolandım ve onlarca hairpin ile yaklaşık 800 metre tırmanıp Atlantik yoluna çıktım. Bugünün hedefi onlarca ada üzerinden köprüler ve tünellerle geçen Atlantic yolu ve oradan Trondheim.

İki kısa feribot geçişi sonrasında Molde’ye vardım. Hava biraz açmıştı. Heyecanla uzun yıllar Google’da fotoğraflarına baktığım, “Ne biçim ya, of!” dediğim köprüler silsilesini 15 dakikada geçtim. Bu kadar kısa bitmesine biraz şaşkın, Kristiansund tüneline geldim. Tünele 10€ ödedim ve okyanusun metrelerce altından geçip 2 saat kadar sonra Trondheim e vardım.

Şehri biraz hızlıca dolandım ama yorgunluk ağır bastı. Akşam Trondheim merkezinde, tren istasyonunun dibinde bir otelde kaldım. http://www.p-hotels.no da gecelik 35€ ödedim. Uzun bir zaman sonra oda içinde tuvalet, banyo ve sıcak su bulmak iyi geldi. Bir önceki gün kurumamış kıyafetlerimi bir daha yıkayıp, kaloriferin üzerine serdim. Bir kahve içmek için resepsiyona gittim. Adam bir bardak kıçı kırık kahveye 3€ deyince, kalsın diyip odama döndüm. Odanın içinde kettle yoktu, tüpü çıkartıp su da kaynatamazdım. Tüpü alıp tencereye su doldurdum. Otoparka gidip, motorun yanında ocağı yakıp su kaynattım. Ta Almanya’da aldığım noodle’lardan birini yaptım ve termosa su doldurdum. Şu termosu alarak ne büyük akıllılık etmişim!

Midem de baya küçüldü, bir bardak Noodle’ı bile bitiremeden doydum. Otelin önünde duvara yaslanıp iki bardak kahve yanında 12,5€ ya aldığım sigarayı içtim. Gece 1 e doğru, hava halen aydınlıkken, biraz üşüdüğüm için odaya geçtim.

Ardından rahat bir yatak üzerinde, yarın yapacağımız yolu planlarken uyuyakaldım.

Günün GPS İzi:http://www.wikiloc.com/wikiloc/view.do?id=14053031

1 Temmuz (Mo I Rana)

Sabah hızla Trondheim havalimanına sürüp eşimi karşıladım. Fazladan getirdiği sırt çantasını sığdırıp, eşyaları nereye koyacağımıza karar vermek bir yarım saatimizi aldı. Yolcu selesinde taşıdığım su geçirmez çantanın içindeki çadırı çıkartıp sol çantanın üzerine bağladık. Su geçirmez çantayı da sağ çantanın üzerinde koyduk. Top case içinde benim eşyalarım duruyordu. İç çantaların su geçirmeyeceğine inancım yüksek olacak ki, eşimin sırt çantasını top case içine koyup benim eşyalarımı da top case üstüne bağladık. Motor deve gibi yüksek, fil gibi ağır oldu.

Haftalardır yorgun olan aklım eşimin gelişi ile tekrar canlandı. Yol boyunca intercom’da eşimin sesini duymak iyi geldi.

Arctic Highway’i takip edip Mo i Rana’ya doğru sürdük. Yolda bir nehir kenarı bulup öğle yemeğimizi yedik. Gün sonunda Mo i Rana’nın biraz güneyindehttp://www.yttervikcamping.no  de kaldık ve gecelik 70€ ödedik.

IMG_1556

Ranfjorden’in kıyısında bir sonraki gün üstümüze tüm gücü ile yağacak olan fırtınayı izleyerek geceyi bitirdik.

Günün GPS İzi:http://www.wikiloc.com/wikiloc/view.do?id=14053068

Yorumlar

Bir Yorum

Bir Cevap Yazın